Tuz, tarih boyunca gıdaların korunmasında, mutfakta ve endüstriyel alanlarda kullanılan bir hammadde olmuştur. Ancak inşaat sektöründe nem çekme, korozyonu artırma ve suyla temasında bozulma gibi nedenlerle genellikle riskli bir malzeme olarak görülmüştür.
Bu algıya rağmen, dünyanın en kurak bölgelerindeki bazı mimarlar, tuzu doğrudan yapı malzemesi olarak kullanma yönünde çalışmalar yapmıştır. Bu yaklaşımlardan biri, Bolivya'daki dünyanın en büyük tuz düzlüğü olan Salar de Uyuni'de hayata geçirilmiştir. Yaklaşık 10.582 kilometrekarelik alana sahip bölgede, geleneksel yapı malzemelerinin kıtlığı, yerel kaynakların farklı değerlendirilmesine olanak tanımıştır. Tuz, bu bölgede sadece bir mineral değil, aynı zamanda temel bir inşaat kaynağı haline gelmiştir.
Tuz blokları, yüzeyden çıkarılarak otel, duvar ve mobilya yapımında kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri, Uyuni yakınlarındaki Palacio de Sal otelidir. Otelin, tuz düzlüğünden çıkarılan bir milyondan fazla sıkıştırılmış tuz bloğu kullanılarak inşa edildiği bildirilmektedir. Tuz, öğütülüp suyla karıştırılarak bir tür harç elde edilmekte ve bu malzeme duvarlardan zeminlere kadar birçok yapısal öğede kullanılmaktadır. Otelde masa, sandalye ve dekoratif unsurlar da dahil olmak üzere yapının büyük bir kısmı tuzdan üretilmiştir.
Tuzun yapı malzemesi olarak en büyük dezavantajı, suya karşı hassasiyetidir. Nemli ortamlarda kolayca çözünmesi ve zamanla aşınması, bu malzemenin kullanım alanını sınırlamaktadır. Bu nedenle tuz yapılar, genellikle yağışın az olduğu çok kuru iklimlerde tercih edilmektedir. Palacio de Sal örneğinde de bu durum gözlemlenmektedir; yağışlı sezonların ardından yapının bazı bölümlerinin yeniden tuz bloklarıyla onarılması gerekmektedir. Bu durum, bakım sürecini yapının doğal bir parçası haline getirmektedir.